Haber

GARİP BİR AİLENİN SIRADIŞI ROMANI: KUZENLER

4 ekim 2026
GARİP BİR AİLENİN SIRADIŞI ROMANI: KUZENLER

Kaynak: Sanatatak

Aile romanlarına bayılırım. Okurken kendimi o aileden biri gibi hisseder, bir süre sonra okumuyor da yaşıyor gibi olurum. Geçtiğimiz günlerde okuduğum “Kuzenler” ise gerek anlattıkları gerekse anlatım tekniğiyle daha önce okuduğum hiçbir şeye benzemiyordu. Daha çok Müge Anlı programı izler gibi bir halde bitirdim romanı. Üstelik yazarın bu kitabı yazış hikâyesi de çok garipti.

Aurora Venturini 1921 Arjantin doğumlu. İlk ödülünü Jorge Luis Borges’in elinden alan yazar, Peron yanlısı olduğu için çok genç yaşta ülkesini terk etmek zorunda kalıp uzun yıllar Paris’te yaşamış. Seksenli yaşlarında yazdığı “Kuzenler” romanıyla 2007 yılında Arjantin’de bir ödül kazanmış ama Nueva Novela adındaki bu ödül genç yazarlara yönelikmiş ve Aurora Venturini takma isimle katılmış. Tabii gerçek kimliği açıklandığında yaşanan şaşkınlığı tahmin edebilirisiniz. Seksenlerindeki Venturini böylece Arjantinliler tarafından yeniden keşfedilmiş. Üstelik “Kuzenler”in dilini, mizahını ve anlattıklarını düşününce bu ne kadar genç bir zihin diye hayran kalmamak mümkün değil. Edebiyat dünyasına müthiş bir şaka yapan Aurora Venturini, 2015 yılında doksan üç yaşında hayatını kaybetmiş.

“Kuzenler”i okuyup bitirdiğimde şöyle bir post attım: “Palu Ailesi’nden bir çocuğun olan biteni komik bir biçimde anlattığını düşünün…” Gerçekten de zihinsel ve fiziksel engellilerle dolu bir ailede gizli kalan kürtajlar, cinayetler, ensest ilişkileri anlatmayı seçmiş Aurura Venturini. Seçtiği anlatıcı aileden biri, üstelik disleksik olduğu için anlamamız biraz zor. Cümleler kopuk, sözcükler bazen yanlış, neden sonuç ilişkisi belirsiz, nokta ve virgül konusu kafa karıştırıcı.

“Benim annem beyaz önlüklü, eli sopalı bir öğretmendi, çok sertti, orta ve alt sınıftan pek de parlak olmayan çocukların gittiği bir banliyö okulunda güzel dersler verirdi” diye başlayan roman, aynı sayfada bir itirafla devam ediyor: “Şimdiye kadar kimseye söylemedim ama saat okumayı yirmili yaşlarımda öğrendim. Bu itiraf hem utandırıyor hem de şaşırtıyor beni. Daha sonra hakkımda öğreneceklerinizden dolayı utanıyor, şaşırıyorum ve aklıma bir sürü soru geliyor. Özellikle de şu soru, saat kaç? Gerçek şu ki saatin kaç olduğunu bilmiyordum ve saatlerden kız kardeşimin ortopedik tekerlekli sandalyesinden korktuğum kadar korkuyordum.”

Ailemiz Arjantin’de, Buenos Aires’in çeperinde yaşıyor. Latin Amerikalılar da bizim gibi aileci olduğu için teyzeler, dayılar, kuzenler gırla… Okulda “dislali” olduğunu öğrenen anlatıcımız Yuna, derslerde çok başarılı olmasa ve disleksisi yüzünden bazen kafası karışsa da içten içe doğru sezgilere sahip. Romanın ilk sayfasından gelecekte yazılıp geçmişi anlattığı anlaşılıyor ama Yuna’nın on iki yaşını anlatmaya başladığı olaylar zinciri, o yaştaki anlatımı ve cahilliğiyle de tutarlı. Garip altıncı hisleri ve duygusallığıyla resim konusunda çok başarılı olan Yuna neyse ki kendisine kol kanat geren bir öğretmeni sayesinde ilerlemeye devam edecek. (Öğretmense tabii ki bizi hayal kırıklığına uğratacak.) Çekirdek ailede baba yok, çoktan dayakçı ve sert bir öğretmen olan anneyi terk etmiş. Yuna’nın bir yaş küçük kız kardeşi Betina ise ağır omurga bozukluğundan mustarip, tekerlekli sandalyede yaşıyor ve bakımı, yemesi içmesi epey dert.

Geniş ailede ise çocuklara sürekli sakat, aptal diyen, Yuna’nın resimlerini kıskanan, evlenip boşanmış olmasına rağmen bekaretiyle övünen Nené Teyze var. Diğer teyze Ingrazia ise kuzeni Danielito ile evli ve iki kızı da yine engelli. Carina biraz düşük zekalı ve altışar parmaklı, Petra ise anasının gözü ama cüce. Anneanne ve ortada pek olmayan dayılar en zararsızları diyebilirim.

Evde cinsellik, adet kanaması, evlilik gibi şeyler konuşturmayan annesi yüzünden Yuna bildiği her şeyi Petra’dan öğreniyor ama ona da tam soramadığı için tohum nedir, nereden hamile kalınır, neden her ay kan geliyor, kürtaj neyin nesi gibi konularda kafası çok karışık. Bu kafa karışıklığı ergenlikle iyice artacak. Profesör dediği öğretmeni ona özel resim dersi vermeye başlıyor ve korktuğumuz o cümle geliyor: “O kadar mutluydum ki profesörün üzerine atladım ve dört uzvumla vücuduna yapıştım: Ayaklar ve bacaklar. Birlikte yere yuvarlandık. Profesör çok güzel olduğumu, büyüdüğümde sevgili olacağımızı ve bana çizim ve resim kadar güzel başka şeyler öğreteceğini ama projemizi açıklamamamızı söyledi.”

Maalesef işler umduğumuzdan da kötü gidecek ve Yuna’nın vasisi olan profesör evlerine kiracı olarak gelecek. Açıkçası ben kızı soyup soğana çevirecek diye vasilikten çok korktum ama korktuğum gibi olmadı, Yuna hakikaten profesörün çabaları sayesinde tanınan, bilinen bir ressam, hatta öğretmen oluyor ama… Evet ama’sı var, Yuna’nın büyüdükçe zekileşmesi onu istismar etmeyi tasarlayan bir erkeğin işine gelmiyor, hele aynı çatı altında yaşadığı zihinsel ve bedensel engelli bir kız kardeş varsa. Sanırım neler olduğunu tahmin edebilirsiniz. Son derece zeki Petra’yla bir olup bu işi olabilecek en hayırlı biçimde halleden Yuna daha yirmisinde erkeklerden uzak durmaya karar veriyor.

Tüm bu yaşananları Yuna bize kesik kesik anlatırken aslında ülkesindeki toplumsal gelişmeleri, cinsiyet eşitsizliğini, Katolik kilisesinin baskısını, devlet okullarının ve hastanelerinin kötülüğünü, engellilerin yaşadığı haksızlıkları gözlerimizin önüne seriyor. Hele evli komşusunun tecavüzü sonucu hamile kalıp gizlice kürtaj olan saf Carina’nın sonradan gelişen enfeksiyon sonucu ansızın ölmesi ve bu sırrı bilen birkaç kişiden biri olmak, Yuna’nın vicdanını ve resimlerini çok etkiliyor.

Kitabın ilk bölümünde pek çok kelimeyi yanlış kullanan ya da sözlükten bakarak (durgun, civarda, zaruri, kaygı vb.) yazan ve bunu da parantezle mutlaka belirten Yuna’nın yıllar içindeki gelişimini dilsel olarak verebilmek bence Aurora Venturini’nin en büyük başarısı. Tabii yine de metinde yanlış kullanılan sözcükler kalıyor, tırtıla solucan, serum hortumuna sarmaşık demesi gibi. Seda Ersavcı çeviride de bu detayları ustalıkla vermiş. Yine bu çocuksu anlatım aktardığı olayların ağırlığına rağmen komik bir hava taşıyor, Yuna’nın anneannesinin ölümünü anlattığı sahne kitabın en komik bölümlerinden:

“(Nené Teyze) Mutfağa gidip annesini, yani anneannemi ısıtmak üzere bir kazan kömür getirip tabutun altına koydu ve kimse buna engel olacak gücü kendinde bulamadı. Müteveffanın mezarlığa götürülüp gömülmesine birkaç saat vardı ama kazanın sıcaklığı onu yavaş yavaş şişiriyordu. Artık sıska değildi, nahoş bir koku yaymasına rağmen oldukça sağlıklı görünüyordu, pespembeydi. Cenaze şirketinden bir beyefendi onlara kazanı çıkarmalarını çünkü sıcağın çürümeyi hızlandırdığını söyledi ve Nené Teyze sinekler vızıltı içinde uyuyan kadına yaklaşırken bu beyefendiyi tokatladı.

Daha şimdiden koku artmaya başlamıştı, birçok kişi başsağlığı dileyip ortadan kaybolurken Nené Teyze obur nağmeler mırıldanan mavi-yeşil giyimli sineklerle bir yelpaze savaşına girişmişti.

Nené Teyze’nin o büyük inek gözleri orada kalan bir avuç kişiye bakıyor ve anneannem şişmanlıyordu.”

Buraya kadar olan bitenin çok küçük bir kısmını anlatabildiğim bu garip aile romanını okumanız dileğiyle.

Bu haber Sanatatak kaynağından yararlanılarak hazırlandı.