ALTIN KOZA’DA ‘GÜVENLİ AİLE’YE VE COP31’E SELAM OLSUN!
Kaynak: Sanatatak
Havaalanında Farhadi’yle ateş alışverişiyle başlayan Adana Altın Koza maratonu, perdede oldukça sarsıcı hesaplaşmalara sahne oldu. Yeni kuşak sinemacılar; koruma altına alınmaya çalışılan ailenin toplumsal ve ekonomik krizlerle nasıl hırpalandığından, Adana'nın çöp krizine ve sokaktaki yeni nesil suç çetelerine kadar birçok meseleye neşter vurdu. Aşırı konforlu koltuklarda izlenen Ulusal Yarışma filmleri arasında 'Ölü Köpekler Isırmaz', 'Bir Arada Yalnız' ve 'Karanlıkta Islık Çalanlar' öne çıkan yapımlardı.
İnsanlar ikiye ayrılır! Uçaktan inip dumanlı hava sahasına bir an önce gitmek isteyenler ve bu telaşa hiç girmek zorunda kalmayanlar. Adana Altın Koza Film Festivali'ne gitmek için pazartesi yola çıkan ve ilk gruba dâhil olan bir grup gazeteci ve sinema yazarı olarak, havaalanında bavulları kaptığımız gibi hedef alana hızla gidiyoruz. Sürpriz! Karşımızda Oscar'lı 'Bir Ayrılık' ve 'Satıcı' filmlerinin yönetmeni İranlı Asghar Farhadi var. Çakmak aranıyor! Hızla cebimize davranıp büyük sinemacının duman kaynağını yakıyoruz. Farhadi mutlu. Biz şaşkın ve mutluyuz ve bu mutlu anı tabii ki fotoğrafla ölümsüzleştiriyoruz!
Bizim için sürprizli bir başlangıç! Asghar Farhadi için de Adana Altın Koza Film Festivali sadece Yaşam Boyu Başarı Ödülü alacağı bir festival demek değilmiş, bunu sonradan öğreniyoruz. Burası aynı zamanda çok sevdiği Yılmaz Güney'in memleketi onun için. İlk defa geldiği Adana'da katıldığı masterclass'ında Güney'i ve sinemasını sevdiğini anlatıyor. Sonrasında da Adana'da kaldığı günlerde biraz da onun izini sürüyor! Belli ki Güney ne yaşadı, nasıl yaşadı ve bunu sinemaya nasıl aktardı; onun cevabını almak istiyor. Yani Farhadi için Adana Altın Koza'ya gelmek biraz da sevdiği bir yönetmenin dünyasını keşfetme yolculuğuydu anladığımız kadarıyla!
Aslında bu durum bizim için de geçerli... Ulusal Yarışma'da yer alan 10 film yeni kuşak yönetmenlerin filmlerinden oluşuyor. Seçkideki kıdemli yönetmenler Tunç Şahin (Canavar), Ali Vatansever (Bir Arada Yalnız) ve Sinan Biçici (Patates Kızartması). Şahin'in 'Canavar'ı ve Biçici'nin 'Patates Kızartması' dördüncü filmleri. Vatansever'in 'Bir Arada Yalnız'ı ise üçüncü filmi. İlk filmini çeken üç yönetmen var: Pınar Yorgancıoğlu (Karanlıkta Islık Çalanlar), Nuri Cihan Özdoğan (Ölü Köpekler Isırmaz), Muzaffer Mehmet Çağlar (Varlık). İkinci filmleriyle yarışmaya katılan yönetmen sayısı dört: Ali Özel (Beklenti), Banu Sıvacı (Günyüzü), Miraç Atabey (Moda Evlilik) ve Alphan Eşeli (Mutter: Bir Annenin Hatıra Defteri).
10 filmin yer aldığı Ulusal Yarışma'da şimdiden ilk göze çarpan, yeni kuşak yönetmenlerin fena halde aile meselesi üzerine uzun uzun kafa yordukları... Gösterim sonrası yapılan söyleşilerden çıkardığım sonuç; üç yönetmen başta sağlık olmak üzere çeşitli nedenlerden dolayı ebeveynleriyle yıllar sonra tekrar yoğun zaman geçirince bu mesele akıllarını kurcalamaya başlamış. Filmlere yansıyan ailelerse çeşit çeşit. Ama dertler benzer. Filmlere yansıyan aile kurumu dört duvar arasında açık açık konuşmayan, sürekli birbirinin yüzüne kapılar kapatan, hatta birbirine yalan söyleyen, zorunluluktan bir arada durmaya çalışan insan gruplarından oluşuyor... Miras kavgaları, çıkar çatışması, cinsel istismar, bunları görmezden gelme halleri de cabası. Diyeceksiniz ki Türkiye'de gündüz kuşağı programları izleyenler için bunlar hiç de yabancı şeyler değil. Haklısınız. Ama belli ki sinemacılarımız da bu kutsallık atfedilen alanı eşeleyerek, sorunların ciddiyetle konuşulmasını istiyor. Ama bu konu ciddiyetle ne kadar konuşulur günümüz Türkiye'sinde, bilinmez! Malum aile meselesi artık çok hassas ülkemizde!
Sevgi de şefkat de aileyi kurtarmıyor mu?
Gösterilen filmlerden Pınar Yorgancıoğlu'nun 'Karanlıkta Islık Çalanlar'ının Ankaralı ailesinde herkes iyi niyetli. Görünürde somut bir sorun yok, üstelik çok tanıdık ve normal bir aile. Baba emekli olmak üzere. Evin kızı Toprak okumuş etmiş ama iş bulamıyor, kitap yazmış yayınlatamıyor, geleceksiz kalmış gençlerden. Anne hemşire; aile adına daha iyi bir yaşam için mücadele ediyor. Sevgiyle bağlılar birbirlerine, hatta Müfit Kayacan'ın oynadığı baba karakteri son yıllarda beyazperdeye nadiren arzıendam eden şefkatli babalardan biri. Ama işte o evde de kapılar kapanıyor, sözler kesiliyor, yalanlar söyleniyor. Naçizane, seçkideki modern orta sınıf ailesinin o sessiz yabancılaşmasını ve dramını en iyi kavrayan bu filmdi denilebilir. Sevgi bağları, şefkat ve fedakârlığın bile aileyi günümüz dünyasında bir arada tutamayacağını kavramış 'Karanlıkta Islık Çalanlar'. Ama aile bireylerinin birbirine mesafe koymasının sebeplerinden birinin de aileyi saran toplumsal sorunlar olduğu gerçeğinin üzerine bir şekilde gidilmiyor filmde.
Ali Vatansever'in 'Bir Arada Yalnız' filmi ise konusu itibarıyla depresif bir dünyaya götürüyor seyirciyi. Çocukları ölümcül bir hastalığa yakalanan çekirdek bir ailenin dramını anlatıyor. İnsanın evladı için bir şey yapamama çaresizliği, bunun yarattığı savrulmalar, gerçeklikten kaçış ve hasta yakını olmanın yarattığı ağır yük... Film böylesi varoluşsal bir çaresizliği ele alırken karmaşaya düşmeden ve meseleyi hiç de istismar etmeden anlatıyor. İnsan bir yakınına ölümü yakıştıramıyor. Vatansever, bu çok zor ve yakıcı gerçeklikten iyi bir film kotarıyor.
Aile içi sırlar ve bu sırların aile bireylerinin üzerine yıllar içinde nasıl tekinsiz bir yük gibi çökmesi meselesi özellikle iki filmde öne çıkıyor. İlki Tunç Şahin'in 'Canavar'ı. Şahin 'Karışık Kaset' ve 'İnsanlar İkiye Ayrılır' filmlerini çektikten sonra 'Canavar' adlı bir oyun yazıp birkaç yıl önce tiyatroda bu oyunu sahnelemişti. Oyun hem seyirciler hem de tiyatro eleştirmenleri tarafından pek beğenilmişti. Şahin bu oyunu sinemaya uyarlamış. Ama tiyatro sahnesini kullanıyor yine. Bu bir performans kaydı değil tabii ki; tiyatro ile sinema arasında bir bağ kurma çabası. Ki önemsenecek bir biçimsel arayış olduğu bir gerçek. Ama hikâye çok etkili. Lakin bu hikâyenin etkileyiciliğinin temel taşıyıcısı Tülin Özen, Gülçin Kültür Şahin ve Hakan Emre Ünal'ın takdir edilesi performansları... Çocukken sapık bir eniştenin cinsel istismarına maruz kalan üç aile ferdinin yıllar sonra bir araya gelip yüzleşmelerinin öyküsü... Canavar tek bir kişi değil tabii. Film bize faille birlikte bu suçu görüp sessiz kalan o kolektif suç ortaklığının da canavarın bir parçası olduğunu söylüyor.
İlk filmi 'Güvercin'de ailenin ve toplumun beklentilerini karşılama baskısı altında ezilen bir gencin dünyasını anlatan Banu Sıvacı, ikinci filmi 'Günyüzü'nde de yine aile parantezinden çıkmıyor. Bu kez küçük bir köy atmosferinde, taşranın o bastırılmış vicdanıyla, aile içinde yıllarca saklanmış bir sırla yüzleşme çabasını eşeliyor. Kahramanımız Suna bir müzisyen... Çok sevdiği kardeşi küçükken öldürülmüş. Bekir'in onu öldürdüğünü düşünüyor ama ispat edemiyor. Bekir artık demans hastası... Ama Suna'nın köyde kalan kardeşine göre Bekir'in katil olduğuna dair bir kanıt yok. Nihayetinde katilin kim olduğunu öğrenemeden film bitiyor. Ama "Bu işleri kurcalama abla" diyen erkek kardeşin aslında mirasa takıldığını anlıyoruz.
Miras demişken; Muzaffer Mehmet Çağlar'ın yönettiği 'Varlık', Erzurum'da bir ailenin miras paylaşımı ön hazırlık sürecini anlatma çabasıyla seçkide yer alıyor. Baba ölüm döşeğindeyken ve vasiyet bırakmışken, ailenin damatlarının hınzırca planlar yapmasının öyküsü sanki film. Bir sahne var; hukuken geçerli olan vasiyetin nasıl bırakılması gerektiğine dair. Onu izlediğimiz iyi oldu, öğrendik... Bir de Erzurum'daki gençler evlerinde bilgisayar oyunu oynarken kulaklık takmıyorlarmış, onu da öğrendik...
Seçkinin en zayıf halkalarından biri 'Varlık'. Ama muhafazakâr bir ailede annenin sessiz bir tavrı var ki şaşırtıyor insanı. Ölüm döşeğindeki bir adamın mirasını paylaşma heveslisi damatların açgözlü halleri tamam da anneye ne demeli? Babanın hasta oğlu lehine bıraktığı vasiyeti gözünü kırpmadan yakıp bir anlamda öz evladının hakkını kendi elleriyle gasp eden, o açgözlü çarka sessizce ortak olan bir anne var karşımızda. Filmin annenin, damatların mülkiyet hırsı karşısında nasıl acımasız bir mekanizmaya ortak olduğunu göstermesi ilginçti doğrusu.
Nitekim bu annelik refleksi, seçkinin en sıra dışı filmi olan Alphan Eşeli’nin 'Mutter: Bir Annenin Hatıra Defteri'nde tamamen farklı ve grotesk bir boyuta taşınıyor. Tür olarak korku sinemasının sularında yüzen film, tuhaf bir bebek doğuran ama ne olursa olsun onu evlat olarak gören bir kadının hikâyesini anlatıyor. Eşeli, 'Sarıkamış 1915' filminde savaş anlatısı içerisinden korku ve gerilim türüne göz kırpan başarılı bir iş ortaya koymuştu. Yıllar sonra gelen yeni filminde tür sinemasının imkânlarını kullanarak annelik meselesine bakıyor. Bu film de bir arayış... Ancak gerçekçi bir dünyada fantastik bir alan açma çabası, beraberinde bir uyumsuzluk da getirmiyor değil. Lakin Hazar Ergüçlü'nün performansı gerçekten etkileyici.
İlk filmi 'Zamanımızın Bir Kahramanı' ile dikkat çeken Miraç Atabey'in 'Moda Evlilik'i aile meselesine yeni evli bir çift üzerinden bakıyor. Youtuber bir çiftin yaşadıklarını anlatan filmin hem ekonomik hem de biçimsel olarak bağımsız, bağlantısız film yapmak mümkün diye bir iddiası var. Aslında izleme alışkanlıklarından film yapma pratiklerine kadar geniş bir çerçevede bir tartışma açmak için çekilmiş. Beklenen tartışmayı açar mı bilinmez ama ilginç bir deneme olarak hafızalarda kalacağa benziyor daha çok.
Evlenen olur da boşanan olmaz mı? 'Bozkır'la 2019 Antalya Film Festivali'nde 10 ödül alan Ali Özel'in yedi yıl sonra çektiği 'Beklenti'nin odak noktasında da boşanma meselesi var. Vakti zamanında boşanıp kendi memleketine geri dönmüş ve burada taş ocağı işleten, kasabanın ileri gelenlerinden biri olan Raci (Hakan Salınmış) ile açılan film, bir ölüm vakası ekseninde farklı kuşaklar ve sınıflardaki ailelerin sorunlarına bakıyor. Raci'nin avukat oğlu boşanmak üzere ve babasının yanına geliyor. Düzeyli bir baba-oğul hesaplaşması üzerinden modern ailenin dağılmasının kuşaklar arası nasıl farklılaştığının anatomisi çıkarılıyor. Ama çoban Celil'in ailesi hem sınıfsal olarak farklı hem de daha geleneksel bir aile yapısına sahip. Oradaki parçalanma daha keskin ve daha sorunlu yaşanıyor.
'Sistemdeki pislik aşağı para yukarı akar!'
Ulusal yarışmada aile temasının dışında kalan filmlerden biri 'Ölü Köpekler Isırmaz'. Nuri Cihan Özdoğan'ın ilk filmi. Adana'nın son yıllarda uluslararası çöp kenti olması üzerine kurulu. Bir anlamda Antalya'da kasım ayında düzenlenecek COP31'e şahane bir selam duruyor. Ama daha ilginç olanı son dönemdeki yeni nesil suç çetelerine de içerden bir bakış atma derdi var filmin. Tıpkı onların ismi gibi Şekerciler ve Sinekler çetelerinin sokaklara yansıyan savaşının ortasında kalan iki arkadaşın öyküsü anlatılıyor. "Sistemdeki pislik aşağı para yukarı akar!" repliği zaten filmin özeti gibi... Bu çetelerin sermayeyle ilişkisini, bu ilişkilerin nasıl kurulduğunu, gelecekten umudunu kesen gencecik çocukların silahla, şiddetle çeteler dünyasında var olma halini Özdoğan, sert bir gerçeklikle ve İtalyan sinemasında son yıllardaki örneklerine rastladığımız türde bir yetkinlikte ortaya koyuyor. Filmdeki İsmet karakteri Cormac McCarthy'nin Türkçeye yeni çevrilen 'Kan Meridyeni' romanındaki Çocuk gibi, şiddet ve vahşetin ortasında kalan vicdan! Ki naçizane seçkideki en iyi filmlerden biri...
Aile teması dışına çıkan bir başka film ise Sinan Biçici'nin 'Patates Kızartması'. Biçici'nin bu dördüncü filmi. Gerek dizi gerekse sinema sektöründeki birikimlerinden süzülen bir sektör eleştirisi. Konservatuvar yılları yoksullukla geçmiş iki arkadaşın bir dizi setinde karşılaşmasıyla gelişen yarım günlük bir hikâye. Akın (Bülent Parlak) ünlü olmuş dizinin en önemli oyuncusu, Serdal (Serkan Genç) ise tiyatroda direnmiş onun kadar ünlü olamamış. İkili Serdal'ın figüran olarak çağırıldığı dizi çekiminde karşılaşıyor. Sonrası tatlı bir sektör hicvi. Sinan Biçici sektörü eleştirirken dizi estetiğini de tercih etmiş. Hareketli kamera ile hicvi daha aktif hale getirmek istemiş. Ama olayların hızından daha hızlı bu kamera hareketleri. Bu haliyle ağlayacak halimize gülelim filmlerinden. Ama bu seçkide pek de öne çıkan bir yapım değil.
Bu haber Sanatatak kaynağından yararlanılarak hazırlandı.