KEMAL VAROL: ARKADAŞLARIMIZIN VE ONLARIN HİKÂYELERİNİN TOPLAMIYIZ
Kaynak: Sanatatak
‘Haw’, ‘Sahiden Hikâye’, ‘Âşıklar Bayramı’, ‘Babamın Bağlaması’ gibi ödüllü kitaplarıyla tanınan Kemal Varol, bu kez gerçek ile kurmacanın iç içe geçtiği, yazının doğasıyla oyuna soyunan öykülerle karşımızda. Doğan Kitap’tan çıkan ‘Onlar Yaşadı Ben Yazdım’da okuru, hayatın tam ortasından geçseler de kelimelere hiç sığınamamış masum hikâye sahiplerinin dünyasına götüren Varol, “Asıl derdim, bir hikâye anlatırken, kurmaca ile gerçek arasındaki o ince bağın nasıl örüldüğünü göstermekti. Bir hikâye bize gelene kadar neler yaşar, ne tür değişimler geçirir, kurmacanın imkânları ne ölçüde hayatın önüne geçer ya da geçemez, anlatısal hakikat nasıl ortaya çıkar biraz da onu göstermeye çalışıyorum. Bu kitap hikâyenin, yazmanın imkânları üzerine bir kitap olmakla birlikte aynı zamanda bir arkadaşlık kitabı benim için” diyor.
‘Onlar Yaşadı Ben Yazdım’ın çıkış noktasında bir ayrım var: Kimileri yaşamaktan, kimileri yazmaktan yana. Anlatıcı da kendini “yaşamaktansa yazmanın büyüsüne yenilmiş” biri olarak tarif ediyor. Yazarlık insanı hayattan uzaklaştıran, hayatla arasına mesafe koyan bir şey mi sizce?
Yazarlık hayattan uzaklaştıran bir şey değil elbette. Örneğin ben de herkes gibi söylene söylene bir işe gidiyorum her sabah. Herkes gibi pazara gidiyor, eve giderken ekmek alıyor, otobüslere biniyor, güldüğüm bile oluyor zaman zaman. Hatta bazen fazlasıyla içindeyim hayatın. Kitabın girişindeki prolog’ta sözünü ettiğim şey, bir ruh durumu olarak hayata karışamamak, hep yazıdan bir dünyanın içinde kalmak, dünyaya olduğu, olması gerektiği gibi değil, hep yazının süzgecinden geçerek bakıyor olmanın kederi. Galiba bir yerden sonra, o büyüye yenildiğiniz için, isteseniz de hayata dahil olamıyorsunuz. Kalabalık bir masada otururken ya da bir söyleşide konuşurken bile bazen orada olmadığımı hissederim. Bu muhtemelen sadece bana özgü bir sıkıntı değildir. Yazının hepimize yüklediği bir yük belki de.
Bu kitaptaki hikâyeler anlatıcıya başkaları tarafından anlatılmış yaşantılardan doğuyor. Peki bir başkasının anısı hangi noktada yazarın hikâyesi haline geliyor? Bir hikâyenin sahibi onu yaşayan mı, anlatan mı, yoksa ona edebi biçimini veren kişi mi?
Bu kitap maalesef bütünüyle başkalarının anlattığı hikâyelerden oluşmuyor. Açıkçası öyle olmasını daha çok isterdim. Kitap büyük oranda kurmaca öykülerden oluşuyor ama içinde sahiden arkadaşlarımın anlattığı, bana emanet ettiği hikâyeler de var. Ama tümüyle kurmaca bir kitap olsaydı bile, galiba sizin sorunuzu kendime yine de sorardım. Benden çıktıktan, yayımlandıktan, birilerinin eline geçtikten, kitapçı raflarına yerleştikten sonra sahiden kime ait bu hikâyeler? Bu hikâyeler sahiden benim mi yoksa onları okuyanların mı? Bana hikâye anlatanların mı yoksa. Kitapta benim adım yazıyor. Ama adım bana bir şey ifade etmiyor. Bu hikâyeleri yazmış olmakla birlikte sahibinin ben olduğumu hiçbir zaman hissedemedim. Sanki kendi başlarına bir yerlerde hayat süren, hikâyelerini dillendirmeye çalışan kahramanların sadık bir aktarıcısıydım hep. Bu kitap biraz da onun açık bir tezahürü belki de.
Kitabın başında anlatıcının özetlediği yazma süreci ilginç: Hikâyeleri defalarca yeniden yazıyor, anlatıcılarını değiştiriyor, onları “daha güçlü” hale getirmeye çalışıyor; sonunda ise ona anlatıldıkları biçime dönüyor. Bir yazar için kurmacanın imkânlarından vazgeçmek, onları kullanmak kadar zor olabilir mi?
Aslında bir yanıyla yazma sürecine dair bir kitap bu. Keşke, bir hikâyenin yazılırken nasıl dönüştüğünü, nelerin eksildiğini, nelerin eklendiğini, neyi kazanıp neyi kaybettiğini, deneysel bir çabayla açıkça gösterebilseydim. Onun yerine, bu kitaptaki hikâye girişlerinde hikâyenin, anlatmanın, kurmacanın doğası üzerine düşünmeye çalıştım kendimce. Öte yandan bu kitaptaki hikâyelerin tümü gerçek hayattan alınsaydı belki kurmacanın imkânlarından vazgeçmiş olduğumu söyleyebilirdim. Aksine, kurmacaya, hatta üst kurmacaya en çok yaklaştığım kitabım buydu belki de.
Sözlü anlatı bu kitabın neredeyse görünmeyen ana karakteri. Bir hikâye insandan insana geçerken unutuluyor, eksiliyor, yeni ayrıntılar kazanıyor. Sizce edebiyat tam da bu bozulmanın, yanlış hatırlamanın ve yeniden anlatmanın başladığı yerde mi ortaya çıkıyor?
Bu kitabın temel dertlerinden biri de buydu sanırım. Kitabın çerçevesi, söz ve yazı arasındaki o ince bağı üzerine düşünme imkânı da verdi bana. Birkaç hikâyeyi arkadaşlarım anlattı bana, doğru. Ama onlarda dahi hikâyelerin nasıl dönüştüğünü, neleri eksilttiğini, neleri abarttığını, neleri öne çıkarıp neleri yuttuğunu anlamak istedim yazarken. Belki de o yüzden defalarca yeniden yazmak zorunda kaldım. Sözlü anlatının yazıda nasıl sınandığını, nasıl dönüştüğünü anlamaya çalıştım zeminde. Bir hikâye anlatmaya çalışırken aynı zamanda hikâyenin doğası üzerine düşünmek… Biraz da buydu niyetim. Şüphesiz isteseydim bu hikâyelerin bütünüyle kurmaca oldukları zannını da uyandırabilirdim. Asıl derdim, bir hikâye anlatırken, kurmaca ile gerçek arasındaki o ince bağın nasıl örüldüğünü göstermekti sanırım.
Kitapta anlatıcıların hakkını teslim etme konusunda belirgin bir hassasiyet var. Anlatıcı, bir hikâyeyi başkasına aktarırken bile ona kimin anlattığını söylüyor. Başkasının hayatını edebiyata dönüştürmenin sizce ahlaki sınırı nerede başlıyor?
Sözünü ettiğiniz hassasiyet Borges'in “Brodie Raporu” kitabındaki “Araya Giren” öyküsünde geçen, bana da bu kitabın genel çerçevesini çizmeme yardım eden bir cümle aslında. Muhtemelen Borges'in anlattığı hikâye de tıpkı benimkiler gibi kurmacaydı ama Borges, yazdığı hikâyeyi Nelsonların küçük oğlundan duyduğunu söylemişti o öyküde. Şimdi ben de dürüstçe söyleyebilirim ki, bu kitaptaki hikâyelerin büyük çoğunluğu sandığınız gibi gerçek değildir belki de! Bu kitaptaki birkaç hikâye dışında tüm hikâyeler kurmaca aslında. Gerçek olanlar ise, bir çeşit vefa hikâyeleri. Erkenden ölen Zafer Ekin Karabay, Evrim Alataş gibi bazı yazar arkadaşlarımın bana anlattıkları hikâyeleri ise, onları anmak, unutturmamak için yazdım. Akranlarımın bir kısmının artık olmadığını, hiç olmayacaklarını, çünkü öldüklerini, çünkü artık hikâyelerine tanıklık etmeyeceğimi bilmenin acısını taşıyorum epeydir. Onların unutulmalarına gönlüm razı olmadı. Öte yandan hâlâ hayatta olan, bana ve hikâyelerime tanıklık eden, derdimi, yükümü alan arkadaşlarımı da hayattalarken onurlandırmak istedim. Bizler arkadaşlarımızın ve onların hikâyelerinin toplamıyız çünkü.
“Benim Devamımı Yaz”da gerçek bir insanın kurmaca karakterle yer değiştirdiğini görüyoruz: Vedat Abi giderek Elektro Cemil kimliğini sahipleniyor ve sonunda anlatıcıdan kendi devamını yazmasını istiyor. Burada edebiyat artık hayatı taklit etmiyor; hayat, edebiyatın kendisi için kurduğu kimliği kabul ediyor. Kurmaca ile gerçekliğin bu derece iç içe geçmesi, yazar üzerindeki etik ve insani sorumluluğu nasıl şekillendiriyor?
Tekinsiz, romantik, hep kaybeden, kaybettiğini göstermemek için her seferinde başka bir yalana sığınan anlatıcıların gölgesinde büyümüş olmaktan yana talihliydim. Bu hikâye de ona atıf aslında. “Benim Devamımı Yaz” kitaptaki kurmaca olmayan birkaç hikâyeden biriydi. İlk gençlik yıllarımın bu tekinsiz anlatıcısından, doğrudan hayat hikâyesiyle değil de bana sağladığı bir çeşit hikâye etme yönüyle el almıştım. İlk romanımı onun hikâyeleriyle değil, hikaye ediş şekliyle yazmıştım. Ama sizin de dediğiniz gibi, günün birinde edebiyat ve hayat sahiden de yer değiştirdi. Ortada taklit edilecek bir hayat değil, bizzat kahramanımın taklit ettiği bir edebiyat vardı. Kurmaca ile gerçeğin nerde başlayıp nerede bittiğini ben de bilemedim maalesef. Ortaya iyi bir hikâye çıkıp çıkmadığını bilmiyorum. Ama çocukluk kahramanımın son isteğini yerine getirdiğim için mesudum. Hayatta olsaydı, muhtemelen bu hikâyenin biraz olsun yalana göz kırpmasını isterdi.
Kitabın üzerinde ölümün ve kaybın güçlü bir gölgesi var. “Yazarlar, tıpkı ölüler gibi hikâyeleri de unutulmasın diye sözcüklere ve ölülere yardım etmelidir,” diyor anlatıcı. Bu kitabı bir hikâye kitabı olduğu kadar kaybettiğiniz insanlara karşı ödenmiş bir borç, hatta bir tür “edebi mezarlık” olarak görmek mümkün mü?
Yukarıda da anlatmaya çalıştım aslında. Bu kitap hikâyenin, yazmanın imkânları üzerine bir kitap olmakla birlikte aynı zamanda bir arkadaşlık kitabı benim için. Borçtan ziyade bir çeşit özlem. Arkadaşlarımı anmak, unutulmalarına razı olamamak, yeniden hatırlatmak, derdim biraz da buydu. Çünkü kitabın başındaki Hüseyin Peker dizesindeki gibi, “İnsan arkadaşınındır.” Ben arkadaşlarımın ve onların hikâyesinin toplamıyım. Bazıları artık yok ve çok özlüyorum onları. Yazıda bile olsa hep var olsunlar, unutulmasınlar istedim. Hem zaten yazı bir unutulmama çabasından başka nedir ki.
Hafıza burada güvenilir bir arşiv değil; her anlatışta hikâye değişiyor. “Manolya Tuhafiye”de örneğin aynı hikâyeye her anlatılışında yeni insanlar, nesneler ve cümleler ekleniyor. Siz bir yazar olarak hatırlamanın doğruluğuyla mı, yoksa hatırlanan şeyin anlatısal hakikatiyle mi daha çok ilgileniyorsunuz?
“Manolya Tuhafiye” görünürde bir aşk ve ayrılık hikâyesi gibi dursa da bu kitapta yapmak istediğim, görünür kılmaya çalıştığım imkânı bana en çok sağladığı için kıymetli bir hikâye benim için. Hikâyenin imkânları kadar imkânsızlıklarını da okura sezdirmeden göstermeye çalışan, anlatıcısını değiştirirken aslında okurla bir oyuna da soyunan bir hikâye belki de. Girişteki iki sayfalık bölüme hiç ihtiyaç duymadan doğrudan öyküye de geçebilirdim şüphesiz. Ama o zaman bu hikâye benim için sadece düz, yalın bir hikâye olarak kalacaktı. Hikâyenin izlerini, oluşum aşamalarını, imkânlarını ve imkânsızlıklarını takip etmeye çalışan bir derdim var bu kitapta. Bir hikâye bize gelene kadar neler yaşar, ne tür değişimler geçirir, kurmacanın imkânları ne ölçüde hayatın önüne geçer ya da geçemez, anlatısal hakikat nasıl ortaya çıkar biraz da onu göstermeye çalışıyorum belki de.
Kitabın sonunda “Sahibini Arayan Hikâye”ye varıyoruz. Başlangıçta başkalarının hikâyelerini sahiplerinden teslim alan bir yazar varken, sonunda kime ait olduğunu bilemediği bir hikâyenin sahibini arayan bir yazarla karşılaşıyoruz. Bu tersine dönüş kitabın temel sorusunu da değiştiriyor mu: Belki de mesele yazarın hikâyeyi bulması değil, hikâyenin kendisine bir yazar bulması mıdır?
Bu haber Sanatatak kaynağından yararlanılarak hazırlandı.